Geceleri başımızı yukarı kaldırdığımızda gördüğümüz tek şey binaların tepesindeki turuncu parıltılar ve birkaç soluk yıldızsa, modern çağın en sinsi çevre sorunlarından birinin tam ortasındayız demektir. Işık kirliliği; yanlış yerde, yanlış miktarda ve yanlış zamanda kullanılan yapay ışıkların doğaya ve insan hayatına saçılması olarak tanımlanıyor. Kulağa kimyasal atıklar ya da hava kirliliği kadar ürkütücü gelmese de yarattığı tahribat oldukça derin.
İnsan beyni, binlerce yıllık evrimsel süreç boyunca gün ışığına ve karanlığa göre programlanmıştır. Gece vakti maruz kaldığımız aşırı yapay ışık, vücudumuzun melatonin hormonu salgılamasını engelleyerek uyku kalitemizi düşürüyor, bağışıklık sistemini zayıflatıyor ve kronik yorgunluğa davetiye çıkarıyor. Yani şehirlerin hiç uyumayan sokak ışıkları, aslında bizim biyolojik saatimizi durmaksızın sabote ediyor.

Tehlike sadece insan sağlığıyla da sınırlı değil. Göçmen kuşlar rotalarını kaybedip yüksek binalara çarparak hayatını kaybediyor, deniz kaplumbağaları denize ulaşmak yerine şehir ışıklarına doğru yürüyüp av oluyor. Astronomlar ise artık uzayı gözlemlemek için çöllere kaçmak zorunda kalıyor. Işık kirliliği, şehirlerimizin kontrolsüz büyümesinin ve “her yeri aydınlatma” takıntımızın bedelini doğaya ödeten sessiz bir kriz.

